The Dream of Whitehell

Sabahları hasta uyanmanı istiyorum. Hastaysan eğer, yaşıyorsun demektir.

The Dream of Whitehell | Bölüm 2

 Başımın bu kadar çatlayacağını bilsem içmezdim o son bardağı. Gün batımına doğru uyanan insanlardanım bugün. O da telefonumun sayesinde. Yoksa bıraksalardı ölü gibi uyusaydım, hiç uyanmasaydım ne kadar güzel olurdu. En azından huzur içinde yatardım. Acı ve hüzün içinde değil.

Kapının anahtarını elimde poşetlerle deliğe sokmak sanki bir saat boyunca gözlerin bağlı bir kilometre yol koşmak kadar zor ve yorucu.Saatler süren bir temizlik gerekiyor evime. Sanırım bir kadın tutmalıyım, tek başında üstesinden gelemem. Kahve suyu ısındı, üç kutu süt aldım sırf bu kahve bağımlılığım yüzünden. Sütsüz içmek acı biber yemek gibi. Ve acı sevmem. Zaten hayatta yeterince acı varken, dilimi neden yakıyorum? Ben manyak mıyım?

Aslında bunlar tamamen kendimi avutma cümlelerim. Dilim yansa da umurumda olur mu sanıyorsunuz… Sigaramın dumanı yağmur damlalarıyla kaplı cama doğru gidiyor. Dışarıda tatlı bir yağmur var ve asıl güzel olan şey… Dışarıda sevgi var bugün. Bir anne çocuğunu şemsiyenin altına alıp sıkıca sarılıyor, bir baba acıkan çocuğuna yemek yediriyor.  Bir mağazanın girişinde, eli karnını okşayan bir kadın var. Bugün günlerden ne? Saat kaç? İnsanlar neden bu kadar normal? Ben neden onlar gibi değilim? Sanki az önce kahvem bana keyif vermeyi bıraktı. Sanki sigaram keyif için değil de gözyaşlarımın yağmura karışmasını istercesine yanıyor. Hayır! Bugün ağlamayacağım. Bugün olmaz…

Bu kadar düşünmek beni delirtiyor. Biliyor muydunuz? Bazen hiçbir şey düşünmemek için sabit bir noktaya bakıyorum ve içimden de “Hiçbir şey düşünmeyeceğim” diyorum. Sonra neden düşünmek istemediğimi, daha ne kadar bu şekilde o noktaya bakacağımı düşünüyorum. Aslında sürekli düşünceler içerisinde boğuluyor gibiyim, keşke beni bu sıkıntıdan kurtaracak bir kapatma düğmesi olsaydı beynimin. O dakika kapatır ve düğmeyi bozardım ki, kimseler kendime getiremesin beni. Daha doğrusu o an aslında gerçekten kendime gelmiş, hissizleşmiş olacağım. Yani yaşamak bu olsa gerek. İnsan böyle yaşayamıyor, sürekli bir şeyleri düşünerek. Geçmişin, hatıraların, geleceğe dair kuşkuların ve daimi yalnızlığın… Bir şekilde canın sıkılıyor ve o göğsüne oturan yumruyu oradan çekecek bir çift el yok. Henüz doğmadı öyle bir insan ve belki de hiç doğmayacak. En azından benim neslim boyunca… Ben yaşarken… 

Bazen beynimin kalbimin içine düştüğü fikrine kapılıyorum. Hemde öylesine sert düşüyor ki, sanki artık düşünemiyor ve mantıklı hareket edemiyor. Zaten öyle bir derinlere düşmüş ki, düşüncelerimle bir el atıp onu oradan kurtaramıyorum. Mantığımı yitiriyor ve hayatın merdivenlerini yalpalayarak, umutsuzluk dolu duygularımla tırmanmaya çalışıyorum. İşte en zoru bu benim için. Keşke kalbimi kaybetseydim, belki o zaman hüznün doruklarına çıkmak çok zor olurdu. Canının yanması bugüne kadar yaşadıklarından daha az olurdu insanın…

Bu gece bara uğramalı ve içkinin dibine vurmalıyım. İnsan ancak böyle düşürür kalbini, hiçliğin en dibine böyle düşer kendi isteğiyle.

The Dream of Whitehell | Bölüm 1

Cadde kalabalık değil bu gece, topuk seslerimi duyabiliyorum. Umarım yanıma fazladan bir vanilyalı puro vardır. Sigaramın yeteceğini sanmıyorum. Yeşil ışık yanıyor, duran arabaların önünden geçiyorum. Topuk seslerim hala çok düzenliler. Tak. Tak.
Işığın renginin değiştiğini göremeyen bir sürücü dikkatle beni izliyor. Göz kırpıp gülümsüyorum. Korna seslerini arkamda bırakarak yürümeye devam ediyorum.

Yolun kenarında otobüs bekleyen geç saate kadar çalışmış insanlar var. Sevgilileriyle el ele tutuşup yürüyen gençler. Ebeveynlerinin zorlamasıyla sokakta para kazanmayı hedefleyip, akşam dayak yememek için peçete satan, kalem uzatan, tartı ile yere oturmuş kilolarını merak eden birkaç insan bekleyen, annesinin kucağında çaresizce ağlayan, ağlaması işe yaramadığında hırpalanan, mızıka, darbuka, flüt çalan çocuklar var. İşte İstanbul’un görmek istemediğimiz bir yüzü bu.

Çıkmaz bir sokakta içki içen birkaç gencin seslenişlerini duyuyorum, ya arkamda bir bayan var yada benim üstüne alınması gereken kişi. Oralı olmuyorum, mekanın kapısından içeri giriyorum. İşte benim şarkım çalıyor. Barmeni arıyor gözlerim, sonunda yanıma gelip “Her zamanki mi?” diyor. Gülümsüyorum. Bu çocuğu seviyorum, aramızda iki yada üç yaş fark var. Ama ne zaman canı sıkkın olursa gelir bana anlatır, onun barmenliğini de ben yapıyorum sanırım. Bir nevi Güzin ablası da denilebilir.

Kapıdan içeri birileri giriyor, sigaramı yakarken görüyorum onları da. Bir çift ve bir erkek daha var yanlarında. Çift oldukları da kızın tavırlarından belli zaten, sadece çocuğa baktığınızda aynı şeyi göremeyebilirsiniz. Biraz ileride oturuyorlar. Yanlarındakinin bakışlarını üzerimde hissediyorum. Bir yerden tanıdık gibi sanki, ama tanışıyor olsaydık selam verirdi. Neyse. Önümde altı adet bardak duruyor. Hepsinin üzerinde ikişer dilim limon var. Sigaramın son çekişini yapıp söndürüyorum. Gözyaşları buraya kadar. Artık mutluluğun vakti geldi…

Touch and Feel

Touch and Feel

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.